-Yazan Işık Sükan-

Güzel Sanatlarla İlgili Basit Bir Söyleşi

Erhan Çelik Bey bana misafir olarak teşrif ettiler. Kendisi Yüksek lisansın birinci sınıfındadır. Yapmış olduğu Hobiler Camii’nin eskizlerini bana gösterdi. Kendisi Hobiler Camii’yle ilgili küçük bir de şiir yazmış:
“Mor çatılı pembe mescitleri
Turkuaz rengi çinilerinde çınlar.
Yeşil sarı .... müezzilerin okuduğu Saba makamından ezanlar.”

Bu resme benzeyen şiiri dinlemekten keyif aldım. Şimdi genç ressam arkadaşa naklettiğim düşünce ve tecrübelerime dayalı sohbeti sizlerle paylaşacağım. Picasso bir doktorun oğludur. Babasının şöhreti altında ezilen, özgür ruhlu ve asi bir delikanlıdır. 18 yaşındayken, Paris’e gelir ve gelir gelmez Şanzelize’den geçerken havaya iki üç el ateş eder. Tabii intizamı bozması nedeniyle, göz altına alıyorlar. Geceyi göz altında geçiriyor. Bu sıradışı olayı araştırmak isteyen gazeteciler, kendisinin tuttuklandığı karakola geliyorlar ve diyorlar ki, “Niye havaya ateş ettiniz durduk yerde şimdi?” O da diyor ki, “Ben Pablo Picasso’yum ve ben çok büyük bir ressamım. Bir dahiyim. Ancak bunu şu anda sadece ben biliyorum. İlerde merak edilecek, bu büyük adam acaba ne zaman Paris’e geldi diye. İşte tarih düşmek için havaya ateş açtım. Şimdi bütün gazeteciler yazacak, Pablo Picasso göz altında alındı diye. Paris’e hangi gün geldiğim bu olayla bilinmiş olacak ve benim de sanat hayatım başlamış olacak.” Paris’e geldiği gün böyle tespit edildi. Bu anektotta çok ciddi bazı unsurları göreceğiz. İşte daha o zamanın devrinde ileri derecede ün yapmış yazar, sair, ressamlar toplanıyor ve Şanzelize’de sohbet ediyorlar. Bunların arasında Mourua da var. Picasso’yu da aralarına almışlar. Mourua, Picasso’yla olan muhabbetinden sonra Picasso’ya “Sen bir dahisin!” diyor. Çok hoşlanmış bu iltifattan Picasso ve bir sonraki haftaya buluştukları zaman “Efendim yazdığım şiirleri size okuyayım.” diyor ve okumaya başlıyor. Mourua da başlıyor dinlemeye ve “Efendim şiirleriniz bir dahinin yapabileceği kadar berbat. Ancak bu kadar berbat bir şiiri, bu kadar yüksek bir yetenek becerebilir. Biz sana dahisin dediysek, şiir edebiyat konusunda değil, resim konusunda dedik.” demiştir. Şimdi tabii sevgili Ertan’ın şiirini sizler de okudunuz. Ben de çok sevdiğim Mourua ‘a gönderme yaparak, aynı şeyi Erhan’a söylemek, istiyorum. O da kendi büyük yeteneği doğrultusunda berbat bir şiir yazmıştır. İçimden “Bunlarla vakit kaybedeceğine otur resim yap demek geliyor.” Avrupa’da sanatçıları yönlendirenler; son derece bilgili, tecrübeli, genç yeteneklere doğru yolu gösterecek erdemleri var. Bizdeki yönlendiricilerde yeterli bilgi, tecrübe ve öğretme isteğinin olmadığını düşünüyorum. Aslında belirtmek istediğim odur ki, gerek resim akademilerinde, gerek konservatuvarlarda, gerekse edebiyat fakültelerinde hiçbir şekilde sanatçı yetiştirilemez. Çünkü sanatçı okuldan yetişmez. Sanat bir insana doğuştan Allah’ın verdiği bir lütf-û ilahidir. Sanatçı anadan doğma sanatçıdır, sonradan olunamaz. Yani bir kimse diğerine, gel bana sana resim yapmayı öğreteyim, dedikten sonra o kişiye resim yapmayı öğrettiğinde, o kişi ben ressam oldum diyorsa, bu tamamen bir safsatadan ibaret olur. Sanat öğretilemez. O zaman diyeceksiniz ki, bu kadar masrafla Fransa’da Amerika’da yüksek uygarlık düzeyindeki ülkelerde ve bizim ülkemizde bu okullar boşuna mu kuruldu? Tabii ki boşuna değil. O okulların öğrencileri çok ciddi yetenek sınavlarına tabi tutularak, seçilirler. Bunlar bilinen üniversite imtihanlarından sonra, yetenek sınavlarına tabi olurlar. Bir ressam resim yapmasını akademi de öğrenecek değil. Çünkü o zaten ressamdır, zaten yapıyordur resmini. O bu konuda kültürünü, daha evvel yapılmış şaheserleri görerek, görgü ve kültürünü artırır. İkinci olarak da malzemenin nasıl kullanılacağını öğrenir. Sanat eserleri zamana meydan okuyan eserlerdir. Malzemenin çok sağlam olması gerekir. Biz bu boyaları nasıl imal ederiz? Hadi imal ettik, bunların zaman içinde okside olarak, başka renklere dönüşmesini nasıl engelleriz? Renklerin en az zarar görmesi için neler yapmalıyız? Tuvallerin çok dayanıklı olma sırları, renklerin sırları, boya kimyası, insan psikolojisi üzerindeki tesirleri nelerdir? Akademi de bunların öğretilmesi lazım. Ama ben baktığım zaman bunların öğretilmediğini görüyorum. Güzel sanatlar akademisinde bir İbrahim Çallı;’yı göremiyoruz. Tabii onun ekolü başkaydı. Ama İbrahim Çallı dünya çapındaydı. Bir Hamdi Bey’i, bir Şeker Ahmet Paşa’yı da göremiyoruz. Yani şimdiki akademisyenlerin de tıpkı bu zatlar gibi önemli ve ileriye dönük bir takım eserlerinin olması lazımdı. Bugün, kahvelerde bile bazı ressamlarımızın adını biliyorlar. 21. yy’da benim güzel sanatlar akademisindeki hangi hocamın yetenekli ve değerli bir hoca olduğunu resim yapan kişiler bile, bilemiyor.

Biliyorsunuz şiir de bir sanattır ve insanımız Türkçe’ye çok önem vermiştir. Çünkü atalarımız Kara Balgus ‘un şehrinden çıkıp, yani Kuzey Kore’nin taa oralarda Sibirya’dan çıkıp, bütün Asya’yı fethedip, Macaristan içlerine kadar hatta Litvanya’ya kadar koca Rusya’yı ele geçirip, Anadolu’yu da feth ederek, atlarının ayakları hangi toprağa değerse oraları kendine vatan etmiştir. Ama aslında Türk insanı değişik coğrafyaları vatan etmekle, vatan ettiğine inanmaz. Türk insanı “Türkçe” konuşur. Türk insanı Türkçe’ye çok fazla ehemmiyet vermiştir. Aslında Türkler’in gerçek vatanı Türkçe’dir. Ve tabii yetenekli ecdadımız da Türkçe’yi güzelleştirmeye çalışılırken, çok güzel şiirler söylenmiştir. Her devirde yetişmiş olan Türk Şairleri, dünyanın en büyük şairleridir. Osmanlı Devleti’nin sonu Cumhuriyet’in başı itibariyle, yine çok büyük şairler yetişmiştir. Cumhuriyet devrinde yeralmış en büyük şairlerden biri de Yahya Kemal Beyatlı’dır. Çünkü O’nun kadar çok şiir söylemiş şair azdır. Söylenen herşeyin şiir olabilmesi ise, hiç kolay değildir. Bu anlamda da Yahya kemal çok şiir söylemiştir. Yahya Kemal aruz veznini kullanıyordu. Tabii günümüzde aruz vezni demode oldu. Yeni yetişen büyük yetenekler ki, onların başında Nazım Hikmet gibi, Orhan Veli ve daha sonra İkinci Yeni’deki diğer büyük şairler gibi, şairlerimiz var. Hece ve aruz veznine alışmış olan Türk halkı, Nazım Hikmet’in ortaya koyduğu yeni şiiri hem yadsıdı ve hem ona hayran kaldı. Serbest vezinle yazılan ilk şiir Nazım’a aittir. Nazım Hikmet serbest vezinle şiir yazmasına rağmen, çok iyi bir şekilde aruz ve hece veznini bilirdi. Bunun dışında yeni bir ekol, yeni bir prensip, ortaya atmaya çalışıyordu. Tıpkı Picasso gibi, çünkü Picasso’da çok iyi klasik resim biliyordu. Zaten kuralları bu kadar iyi bilmeseydi, onu bu kadar iyi deforme edemezdi. Bizim şairlerimizden Nazım Hikmet de aruz ve hece veznini çok iyi bildiği için serbest vezni başarıyla kullanmıştır. Orhan Veli de böyledir. Ancak bazı yetersiz insanlar bu alt yapının serbest vezne neler kattığını bilmedikleri için, ben çarpuk çurpuk söylersem serbest vezin oluyor herhalde diyerek, bir yığın safsatayı şiir sanmışlardır. Bazı resim yapanların çoğu da, resim klasiği bilmeden, oturup, tuval alanına fırça sallayıp, NON figüratif veya garip figürlerle kendilerini resim yapıyor zannediyorlar. Aynı şey edebiyat için de geçerlidir. Tabii musiki gibi diğer tüm sanatlar için de...Musikide bir Strauss eğer klasik ve yeni klasik müziği bilmeseydi, o hafif müziği yapamazdı. Çünkü kendisi Mozart, Bach, Betthoven gibi büyük ustaların müziğini çalışarak, kültürünü güçlendirmişti. Ama yaptığı eserler özgündür. Bütün dünya da o müziğe aşık olmuştur. Strauss valsi müstesna bir yere koydu. Eskiden saygın kişiler valse çok çarpık bakarlardı. Öyle bir müzik dinlemek onların meclisinde hayal idi. Büyük ustaları, klasikte yer tutmuş ustaları bilmeden, ben de yaparım diyerek kafadan atmasyon ürünler ortaya koymak, sanat yapmak değildir. Bu tarz yetenek düşmanı kişilerin ahkam kesmesi vatana ihanettir. Çünkü Atatürk demiştir ki:

“ Herşey olabilirsiniz. Cumhurbaşkanı, milletvekili, doktor... Ama sanatkar olamazsınız.”

“Sanat bir milletin şah damarıdır.”

Bu noktada sanatı yozlaştırmak, sanatçıyı ezmek vatana ihanet etmektir. Çünkü siz bunu yaparken o milletin şah damarını kesiyorsunuz. İsa’dan tam 20 bin yıl evvel yaşamış olan, Konfiçyüs

“Bir milletin bana resmini gösterin, müziğini dinletin. Ben size o milletin uygarlık derecesini söyleyeyim.” diyor.

Başka bir anektod da, dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuş olan Cengiz Han’dan... Bugün Himalayalar’da Tibet’i devlet olarak da ilk kuran O’dur. Bir zamanlar kendisi Çin İmparatoru’nun sağ kolu, ordularının kumandanı idi. Cengiz Han, Çin İmparatoru’na diyor ki, “Efendim Mançurya ve daha da ilerisindeki toprakları da zaptetmeyi düşünüyorum. Ne dersiniz?” o sırada Çin İmparatoru resim yapıyor ve dönüp “Çok ciddi bir işle uğraşıyorum. Şu bu toprakların işgali gibi detay meselelerle başımı ağrıtma.” diyor. Çin’in neden bu kadar büyük bir medeniyet olduğunu bu anektottan dahi anlayabiliriz. Bir taraf Orta Asya’nın kalan yarısını da almaktan bahsederken, diğeri resim yapmak gibi çok ciddi bir işle meşgul olduğunu belirterek konuyu geçiştiriyor. İşte onun için Çin çok büyük bir medeniyettir. Onun için süper güç olmayı hak etmiştir. Bugün için öyle olmasa da eğer dünyanın sonu gelip de, kıyamet kopmazsa, 21.yy ikinci yarısı ve 22.yy’da dünyanın süper gücü iki ülke olacaktır. Bunlardan biri Çinliler, diğeri de Türkler’dir.

Gelelim konumuza, benim burada söylemeye çalıştığım gerçek sanatçıların, yönlendirilmesi hakkında bazı mülhazalardır. Arnavutköy’de otururken, çok değerli bir ressam olan Aleaddin Aksoy Beyefendi ile tanışmıştım. Kendisi aslen Karadenizli’dir.. O zamanlar 28 yaşındaydı. Kendisi Paris’ten bize konuk olarak gelmişti. Paris’te bazı galeriler kendisini kapamıştı. Yani bir ay zarfında galeriye bir tablo vermesi karşılığında galeri, ressamın ev kirasını, elektrik, su faturalarını ve yeme içme masraflarını ödemeyi taahhüt ediyordu. İki ya da üç tablo çıkarsa, bunun karşılığında da belirlenmiş bir parayı ödeniyordu. Bu noktada pekçok sanatçı da Aleaddin Bey’e özeniyordu. Kendisine geleceği hakkında soru sorduğumda Paris’e yerleşip, hayatının geri kalan kısmını orada geçirmeyi düşündüğünü söylemişti. Ben de O’na şöyle dedim:

“Bakınız, siz şu anda Paris’te çok beğeniliyor olabilirsiniz. Bir takım galeriler sizi kapatmış olabilir. Ama bu çok uzun sürmeyecek. Çünkü siz bir süre sonra parizyen olmaya, kendi kültürünüze yabancılaşmaya başlayacaksınız. O zaman da şimdiki gibi özgün eserler üretemeyeceksiniz. Tıpkı dalından kopartılmış bir çiçeğin vazoya konması, o çiçek bir süre salonları süsler, ama birkaç gün içinde solduğunda çöpe atılır. Bir sanatçı yaratıcı gücünü; kendi toprağından, kendi kültüründen, kendi yaşantısından alır. Karadeniz’de mi doğdu, şöyle bir ortam mıydı, ayağının altında araba yok muydu, sekiz kişi çökerek, aynı kaptan mı yemek yiyordunuz? Hayatın zorluklarına, itilmeye, ezilmeye ya da yılmaya itiraz ediyorsunuz. O zaman o içinizdeki yaratıcı güç harekete geçer. O yaratıcı güç de yeteneğiniz hangi daldaysa, o yetenekle topluma mesaj verme dürtüsünü getirir ve topluma vereceğiniz mesaj eserinizde yeralır. O zaman eseriniz eser olur. Çünkü, sanatçı kendi problemlerini sanatıyla yükselten kişidir. Tabii sanatçı olarak doğduysa... Sanatçı sıradışı bir insandır. Onun yaradılışında sezgi ve hisler çok kuvvetlidir. Bakışı da farklıdır. Herkesin dünyaya baktığı gibi bakmaz. Görüş açısı farklıdır. Sanatçılar peygamberlerden ve ermişlerden sonra gelir. Aslına bakarsanız peygamberlerin hepsi de sanatçıdır. Bana sanatçı olmayan bir peygamber, Pir ya da evliya gösteremezsiniz. Sanatçının muatabı toplum değildir. Topluma hitab eder ama toplum o sanatçıyı anlayamaz. Sanatçının mesajı en az 50-100 sene sonrası içindir. Şimdiki zaman için değildir. Şimdiki zamanda yaşayan insanlar 50-100 sene sonrasını göremezler. En zayıf sanatçı 100 sene sonrasına mesaj vermiştir. Bu lafın da çok iyi anlaşılması lazım. O zaman sanatçıyı kim anlayacak. Eğer o şahıs şanslı ise, ancak filozoflar ve düşünürler anlayabilir. Bilim adamları bile anlayamaz. Sanatçıların eserlerini filozoflar bir sistem halinde değerlendirir ve onu bilim adamlarına intikal ettirirler. Çünkü filozofları da bilim adamlarından başkası anlayamaz. Bunun en güzel örneği şu anektotta işlenmiştir.

Şarlo ve Einstein aynı zamanda işleri için Londra’ya gelmişler ve “tesadüfen” aynı otelde kalmışlar. Trefalgar Meydanı’na bakan otelde otel sahibi gelmiş ve demiş ki,”Burada trafik tıkandı. Ahali meydanı kapladı. Balkona çıkıp bir selam verin de halk dağılsın.” Şarlo ile Einstein balkona çıkmış ve halka selam vermişler. Halk büyük tezahurat yaptıktan sonra dağılmış. Einstein Şarlo’ya “Üstad, bu halk niçin bize bu kadar tezahurat yaptı. “ diye sorması üzerine Şarlo şu şekilde yanıt veriyor : “ Beni anladıkları, sizi de anlamadıkları için.” Aslında Şarlo burada oldukça beyefendi bir yanıt vermiştir. Çünkü O büyük bir sanatçıydı. O’nu da ancak filozoflar anlayabilirdi. Sinema gösteri sanatı olduğu halde, kolay değildir. Bilim adamını da eğitmenler, öğretmenler anlar ve avam adını verdiğimiz ahaliye intikal ettirirler. Bu vetirelerden geçmedikten sonra sanatçı direkt olarak, halka inemez. Sanatçı sevilebilir ama bu anlaşılabileceği manasına gelmez.

Bir ressamın nasıl anlaşılacağını anlatmaya çalışıyorum. Resim diğer sanatların hepsinden üstündür. Resim; musiki, şiir ve edebiyattan üstündür. Plastik sanatlar, fonetik sanatlardan üstündür. Nedenine gelince; resmin kullandığı malzeme “ışık”tır. Işık ise, 1 sn. de 360 bin km. hız yapan bir fenomendir. Milenyumda 1 sn.de 3 milyon km.den de daha fazla hız yaptığı anlaşıldı. Neyse, konumuz sanat olduğu için oralara girmeyelim. Biz 19. yy’da bilinen gerçeğiyle (Yani 1sn’de 360 bin km.) devam edelim. Kullanmış olduğumuz boyalar ışık kaynağından gelen, 7 renkli beyaz ışığın 6 rengini yutar, bir rengini serbest bırakır. Bir resmi bir tabloyu duvara asıp, baktığımız zaman o renkler 1sn de 360 bin km. hızla gözbebeğimizden içeri geçip, beynimize girer. Halbuki beynin kendini koruması için dışardan gelen bilgilerin beyin zarı üzerinde en az 3 sn. kalması gerekiyor. Bu 2 sn. içinde beyin değerlendirme hakkını kullanabilir. Ama 1sn. 360 bin km. hızla içeri giren ışık, gözbebeğinin kendini korumasına izin vermez ve doğrudan doğruya bilinç altına işler. Yani beyni şartlar, beyni yıkar. İnsanın buna karşı koruması yoktur. Bu meseleye baktığımız zaman, bütün bu bilgileri en iyi şekilde hazmetmiş ve tecrübeli bir ressamın karşısındakine istediği oyunu oynaması mümkündür. Zaten resim başlangıcında dine hizmet ediyordu. Daha sonra kralların tahtlarını sağlamlaştırmasına, hanedanların yıkılmamasına hizmet etti. Tarihi olaylara da hizmet etti ve onları sabitleştirdi. Ama fotoğraf icat edildiği zaman resim bu vazifelerinden affoldu. Çünkü artık fotoğraf herşeyi zaten tesbit ediyordu. O zaman ressamlar resimlerinin kime hizmet edeceği konusunu şaşırdılar. Resmin ne gibi bir vazifesi var acaba? diye şaşkınlığa düştüler. Bu sırada Fransa’da “Sanat sanat içindir.” diye saçma bir beyan ortaya çıktı. Banal ve gerçekdışı bir ifadedir. Daha sonra ressamlar kendilerini çabuk topladılar ve gerçek ortaya çıktı. “Resim, ressam içindir.” Ressam tıpkı bal yapan arı, süt veren inek gibi resim yapmaya mecburdur. Yaşamak için mecburdur. Özel bir kişi olduğu için resim yapmadan mutlu olamaz ve rahat edemez. Kendi bünyesini maddi manevi rahatsız eden konuları yüceltecek mesajları verir ve kendini rahat hisseder. Bunun en önemli örneğini, İspanya’daki Goya’da görüyoruz. O kadar sıkışık, o kadar baskılı, engizisyon işkencelerinin devrinde yaşamış olan Goya, zamanın kardinalleri yaptığı resimlerde şeytana benzetmiştir. İstediği gibi de o istibdata karşı gelmiştir. Kendi içindeki özgürlük duygusunu şahane bir mesajla dünyaya verebilmiştir. Bu bağlamda en iyi örnektir.

“Sanat sanat içindir.” Anlamsızlığı arasında, fotoğraf da çıktıktan sonra resim kendisini büyük bir erezyon geçirirken buldu. O zaman yavaş yavaş tuval alanındaki figürler deforme oldu. Aslında bu toplumunun deformasyonunu hatırlatıyor. Çünkü bu esnada birçok değerler erozyona uğramakta, deformasyon meydana gelmekte ve insan kişisel özgürlüğünü kaybetmektedir. Ortaya kubizimin ve daha başka ekollerin çıkmasına sebep oluyor. Ama bu deformasyonda, çok özel ve en zirvelerde yine Picasso’yu görüyoruz. Çünkü sadece ressam olmakla kalmayıp, topluma çok önemli mesajlar vermesiyle de kendini göstermektedir. Mesela bir resim yapıyor; yaptığı resimde, bir kadın figürünün kafası diyelim ki bacaklarının arasında, memesi koltukaltında veya bir gözü başka yerde, insan vücudunda da büyük deformasyon var. Buna baktığımız zaman, siyah beyaz çehreyi bir çehre gibi gösterdiği de vâkidir birçok eserlerinde. Bununla Picasso şunu söylemeye çalışıyor. Artık reklamla yaşayan bir “uygarlık” dünyasında sizin beyne ihtiyacınız kalmadı. Çünkü sabahleyin süt yerine kola içiniz ya da bu tarz reklamlarda size ne öneriliyorsa onu içiniz. Sabahleyin ve öğlenleyin alacağınız gıdaları size reklamla sunulan yapay malzemeler sağlar. Artık öz istekler değil, size dayatılanlar gündemdedir. Seyahate giderken herkes Bodrum, Antalya ya da o sırada neresi meşhursa oraya gidiyoruz. Birisi de şaşırıp Rize’a gitmiyor. Sanki orası deniz kıyısı değil. Sanki orada medeniyet eserleri yok. Orta Anadolu’ya gitmiyor. İlla ki Marmaris ya da Bodrum’a gidecek. O zaman Picasso diyor ki: “Demek ki siz artık kendi beyninizi kullanmıyorsunuz. O zaman ben de diyorum ki, kafanızı cinsel organınıza, poponuzu kafanıza resmediyorum. Çünkü aynen böyle yaşıyorsunuz.” Bakarsanız burada çok büyük mesaj vardır. Guernica da İspanya İç Savaşı’nın tüm getirdiklerini ve götürdüklerini görmek mümkündür. Picasso’nun söylediği sözler yaptığı eserler kadar önemlidir. Amerika’lı çok zengin bir adam O’ndan tablo almak için zor bela bir randevu alıyor ve Paris'e geliyor. Picasso’nun adama bir tablo göstermesi üzerine adam soruyor:

“Bu kaç para?”
“1Milyon Dolar”

Bunun üzerine adam resmi bir sağa bir sola döndürüyor. Tabii bir süre sonra Picasso sinirleniyor ve resmin arkasını çeviriyor.
“Bunun böyle de yapsam. Arkasını da çevirsem resmim 1 Milyon Dolar! Senin resimden falan anladığın yok. Sen borsacısın. Resmi de borsa oyunlarında kullanmak için istiyorsun. Ben öldükten sonra üç beş milyona satıp, kâr edeceksin, öyle değil mi? Zaten ciğerinde beş para etmez.” diyerek, dobra dobra konuşuyor.

Yine Picasso’nun bir başka anektotunda , Picasso resimlerini çalan hırsızın arkasından şunları söylüyor:
“Onları boşuna çaldınız! Çünkü onların altında imzam yok. İmzam olmadıktan sonra da o resimlerin hiçbir kıymeti yok.”

Bu sözler toplumun deformasyonuna çok ciddi gönderme yapan ve yine topluma “Kendine gel!” mesajını veren, dev bir sanatçının sözleridir.

Şimdi konusu ışık olan resme dönelim. Resme bakan herkes resim karşısında acizdir. İşte onun içindir ki, Resullullah (SAV) heykeli ve resmi yasak etmiştir. Çünkü çok tanrılı sisteme inanan ressamların ortaya koyduğu resim de heykel de çok güçlü bir şekilde, o yanlış mesajı verir ve insanların beynine kazır. Verilen mesajın yanlış olmasının yanında insanların da buna karşı bir koruması yoktur. Bu nedenle, resim ve heykellere karşı insanları korumak için Kabe’deki putları yıkmıştır ve İslam resmi yasak kılmıştır.

Resim İslam’da Hz. Mevlana ile başlar. İslam’da ilk ressam Hz. Mevlana’dır. Musiki de O’nunla başlar. Çünkü İslamiyet’in ortaya çıkışından 800 sene geçmiştir. Artık çok tanrılı inanış biçimlerinin kökü kazınmış ve sanatçıların beyni tek tanrılı dine akortlanmıştır.

Bundan sonra gelecek sanat eserleri –resim ve müzik- insanları yoz ve boz şeylere değil, İslam’ın yüce fikirlerini çağrıştıracağı için yine İslam’a hizmet eder.

17.04.2005- Pazar

   
     
YAZILAR
Denizlere Hakimiyet Efsanesi
Güzel Sanatlarla İlgili Basit Bir Söyleşi
Düşünür Gözüyle 21. Yüzyılın İktisadi Ve Sosyal Görünüşünün Siyasete Ve Evrensel Ruhaniyete Global(!) Tesiri Hakkındaki Görüşlerimiz
Eleştirilerin Eleştirisi II
Kuyuların Sırlarından Bir Sır Hakkında

© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.