Canlanan Resimler
Batan güneşin tatlı aydınlığı, küçük pencerenin
müsaade ettiği nisbette ufak odayı doldurmuştu.
Bu köşede hayatının son dakikalarını yaşayan ihtiyar
bir hasta yatıyordu. Alnında biriken terleri,
üzüntüsü her halinden belli perişan kızcağızı
kuruluyordu. Bir ara ihtiyar gözlerini araladı.
Dudakları kıpırdanır gibi oldu. Konuşmak için
gayret sarfediyordu. Nihayet, ancak duyulabilinecek
şekilde fısıldadı;
- “Nida, yavrucuğum. Artık sonumun yaklaştığını
hissediyorum. Beni iyi dinle.”
Nida, gözleri yaşlı yalvardı;
- “Ne olur babacığım, konuşup yorulmayınız. Elbette
iyi olacaksınız. Tıpkı eskisi gibi beraberce kırlara
çıkacağız. Siz uyurken çok güzel bir haber aldım.
Zalim padişahı öldürmüşler. Artık vatanımıza dönebilirmişiz.
Çocukluğumda bana anlattığınız dededen kalma konağımıza,
yuvamıza dönebiliriz artık. Yalnız siz iyi olmaya
gayret edin. Bakın her şey nasıl düzelecek.”
Hastanın bakışları bir an canlanır gibi oldu.
- “Demek yurda dönebileceğiz! Demek yuvamız bizi
bekliyor!”
Fakat bu sözlerden sonra yeniden halsiz ve ümitsiz
haline döndü. Dudakları arasından fısıltı halinde
şunlar döküldü: “Vatanım, evim… Ne olurdu son
bir defa görebilseydim onları. Bu isteğim yerine
gelmeyecek. Biliyorum. Ama yine de çok mesudum.
Konaktaki resimler…”
Nida, yeniden yalvardı;
- Babacığım ne olur, hırpalamayın kendinizi bu
kadar.
- Hayır çocuğum hırpalamıyorum. Yuvamıza döndüğün
zaman bodruma sakladığım resimleri yerlerine as.
Sana onlardan hiç bahsetmemiştim. Deden yapmıştı
o şaheserleri… Bodrum, kütüphanedeki… Off! Allahım…
kütüphanedeki… kırmızı mürekkep.., kitap, kitap..
yavrum benim..
Biçare hasta derin bir göğüs geçirdi, bu son nefesi
oldu. Başı hafifçe kaydı. Yüzünde sonsuz bir sükûn,
nâdir rastlanacak bir güzellik vardı. Kendine
mahsus nuranî bir güzellik. Şimdi küçük fakir
odada iki şey hâkimdi. Ölüm ve ayrılığın azap
dolu hıçkırıkları.
Nida, babasının ölümüyle hayatta tek başına kalıvermişti.
Günlerden sonra kendine geldi. Çocukluğundan beri
oturduğu kulübeden ayrılacaktı artık. Annesini
hiç görememişti. Bebekliğinde, onun bir cinayete
kurban gittiğini, bir kere babasından dinlemişti.
Hatırladığına göre, vak’a şöyle cereyan etmişti:
Nida’nın babası ile annesi genç yaşta birbirlerini
sevmişler. Ait oldukları aileler, memleketin en
asil, en iyi insanlarını yetiştirmekle iftihar
duyarlarmış. Ancak, bir gün veliaht, Nida’nın
annesini görüp, ona âşık olmuş. Bu hâdise ile
de facia başlamış. Çünkü güzel kız, nişanlısından
vazgeçip istikbalin kraliçesi olmak istememiş.
Yani veliahtı reddetmiş. Bunun üzerine prens çok
kızmış ve intikam almaya yemin etmiş. Gel zaman
git zaman, Nida’nın annesiyle, babası evlenmişler.
Çok geçmeden veliaht da kral olmuş. İlk işi, kendi
halinde yaşayan bu çiftten intikam almak olmuş.
Nida’nın doğmasından biraz sonra, askerler ansızın
konağa girmişler. Biçare anneyi hançerlemişler.
O sırada konakta Nida’nın babası yokmuş. Fakat
büyük babası hâdiseye şahit olmuş. Nida’nın büyük
babası büyük bir âlim ve büyük bir ressammış.
Evlâdını yerde kan içinde görünce uzun beyaz sakalını
yolmuş, göğsünü yumruklamış ve zavallı kızın intikamını
alacağını haykırarak öyle bir bağırmış ki uşaklar
ve komşular üzüntülerini unutarak korku ile titremişler.
İhtiyar da kısa bir müddet sonra ortadan kaybolmuş.
Nida’nın babası eve dönüp fâciayı haber alınca
çılgına dönmüş. Kendini öldürmek istemiş. Fakat
sadık dadısı onu bu işten vazgeçirmiş. “Kızını
düşün. Onun yaşamaya hakkı var. Onun sevgisi ise,
sana tahammül verir.” demiş. Sonra, “Zalim, hayâsız
kral zaman geçmeden size fenalık yapar. Konağı
kapa. Buralardan çık, git. Birgün yine dönersin.”
Diye nasihat etmiş. Nida’nın babası da bu öğütleri
tutmuş. Kızını alıp diyar diyar gezmiş. Parası
azalınca bu küçük kulübeye yerleşmiş.
Nida, kulübeden ayrılırken derin bir hüzne kapıldı.
Ona kalsaydı, eski konağa dönmez, burada sâkin
bir hayat yaşamayı tercih ederdi. Fakat babacığının
vasiyeti vardı. Parası da bitmek üzereydi. Memlekete
dönüp eski servetinin başına geçmesi hayırlı olurdu.
Komşularına teker teker vedâ etti. Atına atlayıp
yola koyuldu. Kafası çok meşguldü. Zira babasının
ölümüne yakın, gelen haberci, kralın pek esrarengiz
şekilde öldüğünü söylemişti. Kral gece yarılarına
kadar eğlenip odasına çekilmiş. Odanın kapıları
ve penceresinin önü muhafız dolu olduğu halde,
ertesi sabah onu bir hançerle delik deşik edilmiş
bulmuşlar. Kimse bu işe akıl erdirememiş.
Nida; “Anneciğimi öldürttüğü gibi öldürülmüş.”
Diye düşündü. Eve döndüğünde, ilk işi, bodruma
saklanılmış olan resimleri yerlerine asmak olacaktı.
Ama “kırmızı mürekkep…” ve “kitap…” kelimelerini
mırıldanmakla babası ne demek istemişti? Kütüphanede
bir şişe kırmızı mürekkep mi vardı? Varsa bundan
ne çıkardı? Mürekkebin ne gibi bir ehemmiyeti
olabilirdi? Kitaba gelince herhalde çok mühim
bilgiler olmalıydı.. Çünkü babası onu okumasını
istemişti. O kitabı da muhakkak okumalıydı.
Nihayet çeşitli düşünceler, çeşitli ızdıraplar
ve çeşitli özlemler içinde Nida, babasının memleketine
geldi. Eski konağın önüne atının dizginlerini
çektiği zaman kalbi heyecanla çarpmaya başladı.
Konak, asırların eskittiği azamet ve ihtişamı
ile birkaç adım ötesinde yükseliyordu. Ah! Babacığı
sağ olsaydı.
Yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Eğerden çıkardığı
büyük paslı anahtarla onu açtı.
Salonlar, odalar sanki hiç terk edilmemiş gibiydi.
Hayretle etrafına bakındı. Eşyaların üzerinde
bir damla bile toz yoktu. Yalnız duvarlarda yerlerinden
çıkartılmış tabloların izleri duruyordu. Geniş
ve rahat koltuklardan birine oturdu. O kadar yorgundu
ki çok geçmeden derin bir uykuya daldı. Gözlerini
açtığı zaman gece olmuştu. Fakat bulunduğu salonda
mumlar yanıyordu. Bu mumları da kim yakmıştı!
İçinde hafif bir korku belirdi. Yerinden kalkamıyordu.
Şakaklarında terler boncuklanmaya başladı. Bahçede
şiddetli bir rüzgâr uğuldayarak ağaçları sarsıyordu.
Tam arkasında keskin bir sesle kapı gıcırdadı.
Birisi içeri girmişti. Adım sesleri yavaş yavaş
kendisine yaklaşıyordu. Nida, buz gibi olmuştu.
Başını çevirip bakmaya korkuyordu.
Yumuşak ve şefkatli bir ses;
- “Hoş geldiniz küçük hanım ne zamandır sizi bekliyordum.”
Dedi.
Nida birden yerinden kalkıp gelene bakmıştı. Karşısında
orta yaşlarda, sevimli ve şişman bir kadın duruyordu.
Derin bir nefes alarak gülümsedi. Rengi hâlâ sapsarıydı.
- “Beni korkuttunuz.” Dedi. “Siz kimsiniz? Burada,
bu eski konakta ne arıyorsunuz?”
Kadıncağız elindeki yemek dolu tepsiyi bir masanın
üzerine bıraktı.
- “Ben babanızın dadısı…”
Nida atıldı.
- “Fakat nasıl olur? Babamın dadısı ben doğduğum
vakit bile çok ihtiyarmış.”
Kadın bembeyaz dişleriyle güldü.
- Ben babanızın dadısının kızıyım. Annem öleli
seneler oldu. Bana birgün mutlaka döneceğinizi
söylemişti. Onun için evi daima temiz tuttum.
Etraftaki insanlar burayı terk edilmiş büyülü
bir ev sanıyorlar. Bu zan epeyce işe yaradı. Çünkü
hırsızlar bile buraya girmekten korkarlar. Her
şey yerli yerinde. Hatta altın heykeller ve gümüş
takımlar bile. Herhalde şimdi merakınız geçti.
Sizi koltukta uyur gördüğüm zaman ne kadar sevindim
bilemezsiniz. Fakat rahatsız etmeye kıyamadım.
Haydi şimdi yemeğinizi yiyin. Oldukça acıkmışsınızdır.
Nida, memnuniyetle masanın başına oturdu. Karnını
doyurmaya başladı. Bir yandan da konuşuyor, sualler
soruyordu:
- “Yaptıklarınıza nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
Sizin isminiz nedir?”
- “İsmim yoktur küçük hanım. İsmimi koymayı unutmuşlar.”
Nida’nın lokması az daha boğazında kalacaktı.
- İsmini koymayı unutmuşlar öyle mi? Peki ben
seni nasıl çağıracağım? Buldum, sana “Vefa” diyeyim
olmaz mı?
- Olur küçük hanım çok teşekkür ederim. Bana iltifat
ettiniz.
- Hayır, ben iltifat etmem. Vefalı olduğun için
sana Vefa dedim. Bana kütüphaneyi gösterir misin?
- Hay hay efendim! Buyurun. Şu taraftadır.
Nida, sadık kadınla beraber kütüphaneye girdi.
Burası çok genişti. Duvarlar, kalın ciltli kitaplarla,
tavana kadar yüklü raflarla kaplıydı.
- Buralarda kırmızı mürekkep şişesi hiç gördün
mü?
- Hayır küçük hanım. Tam onbeş senedir buradayım.
Böyle bir şeye rastlamadım. Eğer müsaade ederseniz,
sizi yatak odanıza kadar götüreyim. Yarın her
tarafı gezer görürsünüz.
Nida bu teklifi reddetmedi. Kafasında beliren
suallere sonra da cevap verse olurdu. Nasıl olsa
önündeki zaman sonsuzdu.
Genç kız, ertesi sabah kalktığında, evde kimseyi
bulamadı. Kahvaltısı hazırlanmıştı. Hafif bir
yemekten sonra eski konağı dolaşmaya başladı.
Sayısız odalara girdi çıktı. Zarif eşyaları, antikaları,
sanat eserlerini tetkik etti. Bir odada, içi altın
para dolu kocaman bir sandık buldu.
Öğleye doğru mutfağı araştırmaya sıra gelmişti.
Mutfak son derece temizdi ve içinde aranan her
yiyecek maddesini bulmak mümkündü. Nida, en sona
kütüphaneyi bırakmıştı. Öğleden sonra kitaplarla
adeta örülmüş gibi duran salona girdi. Sırayla
bütün rafları araştırdı. Kırmızı mürekkep şişesine
rastlamadı. Bütün gün evi gezmiş fakat bodrumu
da bulamamıştı. Acaba hatırında yanlış kalan bir
nokta mı vardı? Babası “kütüphanedeki… kırmızı
mürekkep.., kitap…kitap” demişti. Onun son sözleriydi
bunlar. Ne demek istemişti?
Saçmalamış olamazdı. Hayır, babasının saçmaladığına
hiç şahit olmamıştı. Ölüm bile buna sebep olamazdı.
“kırmızı mürekkep şişesi” dememişti. Sadece “kırmızı
mürekkep” demişti. İyi ama normal olarak mürekkep
şişede dururdu. Demek ki şişe yoktu. Bunun başka
bir mânası olacaktı. Nida, yeniden kütüphaneyi
dikkatle gözden geçirdi. Raftan bir kitap çekti.
Biraz karıştırdı yerine koydu. Teker teker kitapları
gözden geçirip babasının söylemek istediği kitabı
bulacaktı.
Bu niyetle kütüphanenin en rahat koltuğuna oturdu;
okumaya başladı. Neden sonra harflerin karardığını
fark etti. Güneş batalı epey olmuştu. Salondan
tatlı bir ışık sızıyordu. Nida yerinden kalkıp
yavaşca dışarı çıktı. Vefa Kadın, çok güzel bir
sofranın son hazırlıklarını tamamlamak üzereydi.
Nida,
- “Vefa Kadın!” dedi. “Bugün sizi hiç ortalıkta
göremedim. Nerelerdeydiniz?”
Vefa Kadın:
- Bodrumdaydım küçük hanım. Diğerleriyle beraber
orada oturuyordum, diye cevap verdi.
Genç kız, heyecanla;
- Bodrumda mı? Diye tekrarladı. Bodrum nerede?
Bugün orasını o kadar aradığım halde bulamadım.
Diğerleri dediğiniz de kim? Lütfen beni oraya
götürür müsünüz?
Vefa Kadın ağzından mühim bir sır kaçırmışcasına
kıpkırmızı oldu.
- “Ah! Küçük hanım, mahvoldum.” Diye inledi. “Şimdi
zamanım çok az. Siz önce kitabı bulun sonra…”
Birdenbire dışarıda bir fırtına koptu. Rüzgârın
şiddetiyle salon penceresinin kanatları ardına
kadar açıldı. Perdeler uçuşmaya başladı. Meydana
gelen hava cereyanı mumları söndürmüş, etraf karanlık
içinde kalmıştı.
Nida, sehpaları devirerek pencereyi kapatmak için
koştu. Sonra,
- “Vefa Kadın mumları yakar mısınız?” diye seslendi.
Fakat kimse cevap vermedi. Kızcağızın sırtında
bir ürperme dolaştı. El yordamı ile yolunu tayin
ederek mutfağa gitti. Ocaktan bir çıra tutuşturup
salona döndü. Loş aydınlıkta duvarlarda garip
gölgeler titreşiyordu. Teker teker mumları yaktı.
Yeniden “Vefa Kadın! Vefa Kadın!” diye seslendi.
Cevap veren yoktu. Vefa Kadın’ı en son gördüğü
yere baktı. Tuhaf, halının üzerinde bir şeyler
parlıyordu. Yere eğilip parlayan şeyleri avucuna
aldı. Bunlar kurumuş yağlıboya kırıntılarıydı.
Rengârenk kırıntılar.
Nida, o gece uyuyamayacağını anladı. Kütüphaneye
gidip kitaplarla meşgul olmaya karar verdi.
Sabahın ilk renkleri gökte ışıldadığı vakit o
hâlâ bitmek üzere olan mumun ışığında kitap okuyordu.
Vefa Kadın esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolalı
günler geçmişti. Nida, tek başına koca konakta
yaşamasına devam ediyordu. Yaptığı bütün iş kitap
okumaktan ibaretti. Sabahleyin kalktığı zaman
etrafın derlenip toplanmış olduğunu görüyordu.
Mutfakta ise daima, kimin hazırladığı belli olmayan
yemeklere rastlamaktaydı. Bu hale alışmıştı artık…
Fakat herhalde, birgün gelecek sırrı çözecekti.
Yine bir gece okuduğu efsanelerden birini bitirmiş
yatmaya gidiyordu. Saat tatlı tatlı gecenin onikisini
çaldı. Nida, “Şu saati kurayım.” Diye düşündü.
Rafta duran anahtarı alıp kurmaya başladı. Fakat
dalgınlıkla anahtarı lüzumundan fazla çevirdi.
Âlet bir müddet hafif mukavemet gösterdi. Sonra
hızla döndü. Kızcağız az daha yere yuvarlanıyordu.
Çünkü saatin bulunduğu duvarda küçük bir yer kaymış,
ortaya fil dişi kapaklı bir dolap çıkmıştı. Nida,
dolabı açtı. İçinde cildi mücevher işlemeli bir
kitap vardı. Heyecanlanmıştı. Bu kadar vakit aradığı
kitabı bulduğunu hissediyordu. Titreyen ellerle
onu alıp tekrar yerine döndü ve okumaya başladı.
Kitapta güzel bir yazıyla yazılmış öğütler, atasözleri
ve güzel sözler vardı. Kız, okudukça ümitsizliğe
kapılmaya başladı. Onbirinci yaprağı çevirirken
durdu. Alt taraftaki satırların birinin yanında
kırmız mürekkeple işaretlenmiş bir kelime vardı.
Kelime şuydu: “Saat”. Birden zihninde bir kıvılcım
parladı. Birçok yerlerde kırmızı mürekkeple altına
çarpı işareti konmuş kelimelere rastladı.
Süratle masanın başına geçti. Eline kağıt kalemi
alıp, sırayla işaretli kelimeleri yan yana yazmaya
başladı. Saatlerin nasıl akıp gittiğinin farkında
bile değildi. Güneş doğarken yazdıkları ile beraber
kitap da bitmişti.
Yorgun, fakat mesut, yazdığını okumaya başladı.
“Saat bir dolabı gizler. Dolap merdiveni. Merdiven
kırk basamak mahzene gider. İkinci basamağın köşesindeki
kırık tahtaya bas.”
Nida, bu acayip yazıyı birkaç sefer okudu. Başının
gittikçe ağırlaştığını fark etti. Oturduğu yerde
uykuya daldı. Öğleye doğru uyandı. Boynu ağrımıştı.
Gidip bir şeyler yedikten sonra kütüphaneye döndü.
Fildişi dolabı tetkik etmeye başladı. “Saat bir
dolabı gizler, dolap merdiveni.” Dendiğine göre
dolabın gizli bir kapısı olması lazımdı. Eliyle
bunu meydana çıkaracak düğmeyi aramaya başladı.
Nihayet köşedeki çivilerden birine basar basmaz
yan tarafta bir kapı açıldı. Aşağı doğru inen
merdivenler göründü. Nida, büyük şamdanlardan
birini alıp, aşağıya inmeye başladı. Otuzsekizinci
basamağın tahtası çatlaktı. “Demek zeminden itibaren
ikinci basamağı kastetmiş.” Diye düşündü. Ayağının
ucuyla çatlak tahtaya bastı. Zemin yerinden oynadı
ve aşağı doğru kırk basamak daha meydana çıktı.
Bodrum, bunun nihayetinde olacaktı. Merdivenleri
inmeye başladı. Fakat yukarıda bir gürültü koptu.
Kütüphaneye açılan kapı üzerine kapandı. Aşağıdan
çok serin bir hava ve küf kokusu geliyordu. Nida
korkudan titremeye başladı. Çeneleri atıyordu.
Burada hapsedilip kalmıştı. Artık gün ışığını
göremeyecekti. Nasıl olmuş da kapıyı açık bırakmak
için tedbir almayı ihmal etmişti. Şimdi tereddüt
ediyordu. Aşağı mı insin, yoksa yukarı mı çıksın?
Yukarı çıkıp kapanan kapının ardında feryat etse
kim duyardı. Koca konakta yapayalnız yaşıyordu
zaten… Elinde sıkı sıkıya tuttuğu kağıda bir daha
okudu. “Sevgili torunum korkma. Deden…” cümlesi
içine ferahlattı. Elbette korkmamalıydı. İşin
işinde bir iş vardı. Bakalım Allah ne gösterecekti.
Dişini sıkıp aşağı inmeye başladı. Merdivenin
iki yanındaki duvarlara sıra sıra iskeletler asılmıştı.
Örümcekler, kaburga kemiklerinin arasında ağ kurmuştu.
Nida, dudakları titreyerek bildiği bütün duaları
mırıldanıyor, yavaş yavaş inmesine devam ediyordu.
Birden omzuna biri dokundu. Kalbi duracak gibi
oldu. Dönüp baktı. İskeletlerden birinin eli nasılsa
omzuna takılıp kalmıştı. Kızcağız bir çığlık attı.
Ve acı bir çığlıkla bayılıp, yuvarlandı. Bereket
versin yere sadece iki üç basamak kalmıştı.
Neden sonra ayıldı. Etraf zifiri karanlıktı. Bulunduğu
yer kuru bir toprakla döşeliydi. Mum da bir tarafa
fırlamış gitmiş orada sönmüştü. Genç kız ayılınca
düşünmeden can havliyle basamakları tırmanmaya
başladı. Nefes nefese ne kadar çıktığını bilmiyordu.
Bir ayağı çatlak basamağa takıldı. Ayakkabısını
kurtarmak için şiddetle çatlağı itti. Bir hareketiyle
beraber bir gürültü işitildi. Kütüphaneye açılan
kapı ardına kadar açılmıştı. Kızcağız çılgın gibi
kapıya koşmuştu. Aydınlık ve temiz havaya yeniden
kavuştu. Alnında biriken terleri kolunun yeniyle
sildi. Kağıdı hâlâ avucunda sıkı sıkı tutuyordu.
Derin bir nefes aldı. Aklını başına iyice topladıktan
sonra yeni bir mumu büyük şamdana takıp yaktı;
ve yeniden bodruma inmeye başladı. Artık korkmuyordu.
Düşüp bayıldığı yere gelince etrafına bakındı.
Bir köşede yan yana konmuş yağlı boya resimleri
gördü. Bunların hepsi insan resimleriydi. Hârikulâde
güzel yapılmıştı. Âdeta canlı gibiydiler.
Nidacık, taşıyabilecek kadarını koltuğunun altına
sıkıştırıp kütüphaneye götürdü. Sonra inip, diğerlerini
de yanına aldı. Yalnız aşağıda içinde resim olmayan
boş bir çerçeve vardı. O da parçalanmıştı. Kızcağız
aklına gelen ihtimali unutmaya çalıştı.
Hava kararmak üzereyken bütün resimleri duvardaki
yerlerine asmıştı. Yalnız genç ve çok yakışıklı
bir delikanlı portresini asacak yer bulamadı.
Bu resmi uzun uzun seyretmeye başladı. Delikanlının
pek asil bir görünüşü vardı. Ciddi yüzünü süsleyen,
zengin parıltılı siyah gözlerinde sonsuz bir şefkat
ve azim ışıldıyordu. Sağ elinde kınından çıkmış
bir hançerin soğuk çeliği sahiciymiş gibiydi.
Nida, saat gecenin onbir buçuğunu çaldığı zaman
kağıda yazılanları hatırladı ve resmi bodruma
indirdi. Mum ışığında son bir defa onu seyretmeye
daldığı sırada gece yarısı, oniki defa vurdu.
Kızcağız eğilip resmin yanak kısmına bir öpücük
kondurdu.
Onun bu hareketini, nereden geldiği anlaşılmayan
fakat gittikçe yaklaşan bir müzik parçası tamamladı.
Bodrumun duvarı yana kaydı. Duvarın yarığından
nur yüzlü, sakalı beline kadar inmiş bir ihtiyar
çıktı. Gülümseyerek Nida’ya,
- “Evlâdım benim.” Dedi. “Ailemize lâyık cesur
bir kız olduğunu gösterdin. Seninle iftihar ediyorum.”
Nida,
- “Siz benim dedemsiniz değil mi?” diye sordu.
“Canım dedeciğim şimdi ne kadar bahtiyar olduğumu
bilemezsiniz.”
İkisi birbirini kucakladı. Sonra ihtiyar,
- “Kızım!” dedi. “Artık vaktim geldi. Yapmak istediklerimi
Allah’a şükür yaptım. Görmek istediklerimi de
gördüm. Tahmin ettiğin gibi, çünkü sen meseleyi
anlayacak kadar zekisin, çizdiğim yağlıboya resimleri
canlandıracak îlme vakıfım. Sana bunca gündür
hizmet edenler yukarıya taşıyıp yerine astıklarındır.
Bu gördüğün delikanlı da annenin intikamını aldı.
Kral odasına girince canlanıp, onu düelloya davet
etti. Ve hançerle öldürdü. Onu bir vesileyle saraya
satmıştım. Fakat kralın öldürüldüğünün ertesi
günü parayı iade ederek resmi geri aldım. Şimdi
Allah’ın izniyle yeniden canlanacak. Yalnız sen
gözlerini kapa ve “Aç” deninceye kadar öyle kal.
Haydi çocuğum söylediğimi dinle. Ben sevgili annenin
yanına gideceğim.”
Nida gözlerini kapadı ve bekledi. Çok geçmeden
tatlı bir ses yavaşça,
- “Gözlerinizi açın Nida” diye mırıldandı.
Genç kız bu söze itaat etti, gözlerini açtı; hem
de her şeye rağmen hayretle kocaman kocaman. Dedesi
kaybolmuş, resimdeki delikanlı canlanmıştı. Eğildi
kızın parmaklarını öptü.
- “Benimle evlenir misin Nida?” diye soruyordu.
Kızcağız bir müddet sesini çıkarmadan sustu sonra
başını önüne eğdi.
İkisi beraber merdivenlerden çıktılar. Kütüphanenin
bodruma açılan kapısı gürültüyle kapandı.
Onlar ermiş muradına…
|