MARİFET KAPISININ EL KİTABI

YAZAN: IŞIK SÜKAN

Bismillahirrahmanirrahim. Söze kelime-i tevhid getirerek başlayacağız. Çünkü kelime-i tevhidin manasını kavramadan ne kendimizi, ne evreni, ne de Hz. Allah’ı ve peygamberimiz Hz. Muhammed’i anlamamız mümkün değildir.

GİRİŞ

İnsan iki trilyon hücreden yaratılmıştır. Bu hücreler bir araya gelerek organları, organlar da hayatiyeti temin etmekle görevlendirilmiş sistemleri meydana getirir. Örneğin; sindirim sistemi. Bu sistem (diş, tükürük bezi, ağız, dil, yutak, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak ve anüsten meydana geldiği gibi karaciğerin imal ettiği safra ve öd gibi ifrazatlarla) çalışır. Bunun gibi seksüel sistem, sempatik sistem, dolaşım sistemi gibi diğer sistemler de bedenimizde yer alır.

Gelişen teknoloji sayesinde vücudumuzdaki iki trilyon hücrenin sayısını bildiğimiz gibi bu hücrelerden tıpatıp kendimizin bir benzerini klonlayabileceğimizi de biliyoruz. Bu ise hücrenin yapısına çok daha derin araştırmalar yapmamızı mecburi kılıyor. Şems suresi 7. ayetinde nefsimize ve onu şekillendirene Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri yemin etmiştir.

Vücudumuzdaki her sistemi kabineyi oluşturan bir bakana benzetirsek, nefis bu bakanların üstünde başbakan gibidir. İnsanın kendi kendine ve doğaya uyumlu ve dengeli yaşayabilmesi için icra makamında oturan nefis; Adem yaratıldıktan sonra ona kendi ruhundan üfleyen Rabbin düzenlemesinde bu ruh bedene reisi cumhur veya padişah gibi yerleştirilmiştir. (Nur Suresi 35) Onun, görevlerini bihakkın yerine getirmesini temin eden güç Allah’ın; Adem’in vücuduna üflediği ona kişilik bahşeden ruhtur. Bu ruh yasak şehir gibi farz ettiğimiz sırlı mekânda ömür boyunca padişahlık görevini yapar. Onun emrinde başta akıl ve vicdan olmak üzere bir takım güçler vardır. Bu güçleri kullanarak Rabbin bedenimize üflediği padişah mesabesinde görünen ruh, nefsi emri altında tutar. Onu denetler ve yine emrinde çalıştırdığı güçlerden bir güç olan, halkın vicdan dediği, güç ile nefsin yaradılış görevinin dışına çıkmamasını sağlar. Vicdan da bazı güçlerden oluşmuştur. Vicdani iradenin gücü Allah’a ibadetle gelişir. Vicdana bağlı zihnin gücü Allah’ın insana verdiği marifetlerle gelişir. Duygu ve hislerin gücü Allah’a ve yaratılmışa duyulan muhabbetle gelişir. Vicdandaki latifenin gücü Allah’ın yarattıklarını müşahede altına almakla gelişir. Takva denilen İbadet-i Kâmile, bu dört gücü doğru kullanmakla oluşur.

Böylece vicdan;
1- İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevi histir.
2 – İnanç
3- Şuur
4- Batın ile Hakk’ı tanımak
5 – Din

başlıkları altında incelendiği gibi dört unsuru, ruhun dört havası olan;

  1. İrade,
  2. Zihin,
  3. His,
  4. Latife-i Rabbaniye’dir

               Ezelden beri şunu biliyoruz ki Cenab-ı Hakk’ın yokluk aleminde yer alan bütün yaratılışları Kutsal Ruhunun Işığı ile vaki olmuştur. Var olan her şey Kutsal Ruhun Işığından meydana gelir. Daha basit bir ifade ile var olan her şeyin ruhu vardır.

Nefsin emrinde iki trilyon hücre ve buna bağlı olarak iki trilyon da ilkel ruh vardır. Bunlar vücudu meydana getiren materyallerin ilkel ve değişik tekâmül seviyesindeki ruhlarıdır. Sindirim sistemini ele alacak olursak, onu meydana getiren hücre yapılarındaki farklılığa bağlı olarak materyallerin de çok çeşitli olduğunu sistemdeki organların birbirinden çok farklı çalıştığını anlarız. Kişiyi beslemekle görevli olan bu sistemin çok farklı gıdaları bünyesine aldığına bakıp şaşmamak mümkün değildir. Çeşitli kara hayvanları, göklerde uçan kanatlı hayvanlar, çeşitli böcekler (arı, karides), deniz bitkileri ve deniz hayvanları ile beslenme yelpazesi çok geniş tutulmuştur. İnsan bedeni, kendi imal etmediği aminoasitleri fotosentezle çalışan bitkilerden ve hayvanlarda hazır bulduğu organik maddelerden istifade ederek, bir nevi montajla bedenimizi şekillendirmektedir.

Yalnız insan nefsini; insan bedenini en mükemmel şekilde ahenkle düzenleyen yaratıcı gücün karşısında, her an onu bozmak için negatif nifak ehli bir güç vardır. (Din kitaplarında bunun adı Euzübillahi mineş şeytanirracim olarak adlandırılmıştır. Bu ilk yaradılıştan beri insana düşman olmuş bir meleğin adıdır. Bakara Suresi giriş ayetleri. Kıyamete kadar kendisine süre tanınmıştır. Bu yaratık insan vücudundaki organ sistemler arasında nifak çıkararak başbakan mesabesinde olan nefsin makamına geçmek için, darbe-i hükümet isteği ile isyana teşvik edip durur. Örneğin; sindirim sistemini kontrol eden sindirim sistemi ruhuna “Sen olmasan insanoğlu mahvolur. O yüzden nefsin makamına geç diğer sistemleri de kendi emrin altına al.” dercesine nifak çıkarır. Eğer muvaffak olursa sindirim sistemi nefsin makamına geçince artık insan bedeni hayatın yegâne manası yemek içmektir gibi davranmaya başlar, yasak şehirde bulunan padişah mesabesindeki kutsal ruhtan gelen emirleri dinlemez, o kişi obez olarak sağlığını yitirip telef olur.

Eğer seksüel sistemin yöneticisi olan ruh nefsin makamını ele geçirirse, o kişi yalnız ve yalnız seksle, şehvetle ve onu besleyen içki gibi sıra dışı eğlenceler gibi şeylerle meşgul olarak en tehlikeli hastalıklara bulaşma ihtimalini arttırarak şirazeden çıkar. Bu durumlarda bedenin en değerli varlığı padişah mesabesinde olan kutsal ruh ki o bir misbah içinde bulunmakta ve bedene çok ince bir kanalla bağlı bulunmaktadır diye tasavvur edilmiştir. Ahenkle çalışan bir bedenin Allah’a sevimli gelen işleri ile beslenmekteyken bu kanal sağlıklı çalışır. Aksi takdirde tıkanıp iş göremez hale gelir ve vicdan güçleri de kararır. Bu kıldan ince kılıçtan keskince diye vasıflandırılan ve insan bedeni ile kutsal ruh arasında köprü vazifesi gören kanalın bypass edilmesi ancak kurban kesimi ile açığa çıkan enerjinin sayesinde gerçekleşir. Kurban, kıldan ince kılıçtan keskince sırat köprüsünden bizi sırtında taşıyarak selamete çıkartır inancının açıklaması budur.)

Bu düzenlemelerin amacı; doğru ve ahenkli çalışan insan bedenindeki milyarlarca farklı derecelerde bulunan ilkel ruhların, nefsin kutsal ruhtan aldığı tesirlerle eğitilmesi ve tekâmül ederek kutsal ruhla birleşmesini yani tevhidini temindir. Çünkü varlığın mevcut olması, bir ruhu olmasına bağlıdır. Varlığın tekâmül edebilmesi ise bu ruhların tekâmülüne bağlıdır. Tevhidin sırrı budur ve bu sırrı kullanma gücü insana verilmiştir. Rahman suresine baktığımız zaman mesele açıkça anlaşılmaktadır.

İnsan yücelerden yüce yaratılmıştır. Çünkü balçık toprağından imal edilmiş bedenin içine Cenab-ı Hakk kendi ruhunu üflemiştir. O ruh münasebetiyle insan yücelerden yücedir. Ama bedenini meydana getiren nefse de ayrıca çok şey öğretilmiştir. Padişah ruhun emrinden çıkıp, en ilkel ruhlardan meydana gelmiş, seviyesi hayvandan aşağı olan sistemlere kapılan kişi, Rahman Suresinde “Hayvandan daha aşağı mertebeye indiniz” diye azarlanmaktadır. Ona isimler öğretilmiş ve meleklere secde emri verilmiştir. Buna rağmen yaradılışın insan bedenine bahşettiği ahenkli ayarı şeytanın iğvasına kapılarak bozan insan, hayvandan daha aşağı ilkel durumlara düşmüştür. Rahman suresine göre Cenab-ı Hakk, insana bahşettiği yüce nimetleri anarak bunlardan vazgeçmesini kınamaktadır. Bütün bu sıkıntıların insanın başına gelmemesi için, Bakara suresiyle ikaz ayetleri indirilmiştir. Bu irşada rağmen avlanan insanların hidayet sahibi olmadıkları veya hidayet sahibi oldukları halde yeterli bilgi edinemedikleri anlaşılmaktadır. Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed  (S.A.V.)’in, bilgi vermek için büyük çapta çalışmasına rağmen başarısız kalmaktan müteessir olması üzerine Hut suresi indirilmiştir. (Hut suresi 1. Ayet) Buna göre Cenab-ı Hakk peygamberine şöyle seslenmektedir - “Ya Resulallah! Biz seni kendilerine hidayet verdiğimiz kişilere öğretmen için görevlendirdik. Vermediklerimize değil.” Peygamberimiz, “İşte benim saçımı bu ayet ağartmıştır.” buyurdu. Kendisine hidayet verilmemiş kişileri Cenab-ı Hakk pek çok ayetlerinde “Onların gözleri kör, kulakları sağırdır” diye tarif etmektedir.

Cenab-ı Allah insanı yaratırken onun evrenleri kavraması için kendisine beş yüze yakın güç vermiştir. Bu güçler tekrar ayrı bir bahiste incelenecektir.
Bu güçlerin başlangıç kaynakları Rabbin bize ihsan ettiği beş duyguya (hisse) dayanmaktadır. Bunlar işitmek, dokunmak, tat almak, koklamak ve görmektir. İnsanoğlu dünyaya gelir gelmez bu duyguları kullanmayı öğrenmekle hayata başlar. Daha sonra onların yardımıyla zekâ, akıl, içgüdüler, sezgi güçleri gelişmeye başlar. Aklın gelişebilmesi için beş duygu vasıtasıyla elde ettiğimiz tecrübeleri bilgiye dönüştürüp bu bilgileri mantıklı bir sıralamayla bir araya getirerek (sentez) ve bir bilgiyi unsurlarına ayırıp tetkik ederek (analiz) yapmak suretiyle mantıksal sistemler icat ederek, deneme yanılma yoluyla bu sistemlerin sayesinde idrak kapasitemizi geliştiririz. Böylece mantık adını verdiğimiz düşünce disiplini ile zekâmızda da mühim aşamalar meydana getirmeyi başarırız.

İŞİTME VE GÖRME

Johanna İncili 1. Ayet “Tanrı ışıktır ve Tanrı kelamdır. Onların evine geldi ama onlar bunu bilmedi.”

Kuran-ı Kerim’in en önemli isimlerinden biri de kelam-ı kadim (çok çok eski zamanlara ait sözler) Nur Suresinde de “Tanrı ışıktır” denmiştir.
Yeni doğan bir çocuk daima başını ışık veren kaynağa çevirir. Acıktığı zaman da feryat eder. Onun hayata merhaba demesi böyle başlıyor. Önce feryat, sonra ışık. Yani önce ışık sonra ses.. Ondan sonra annesinin memesine dudaklarını değdirerek dokunma duygusu ile tanışır. Arkasından da tat alma koku alma duyguları emdiği sütle birlikte onun dünyasına girmiş olur. Zaman ilerledikçe ağzıyla ellerini tanımlar. Daha sonra ağzıyla ayaklarını tanımlar. Ve bu organların ne işe yaradığını keşfetmeye çalışır.

İŞİTMEK:
İnsan demin de söylediğimiz gibi doğar doğmaz ilk önce kendi feryadını işiterek dünyaya ayak basar. Daha sonra annesinin müvazişkâr (okşayıcı) mırıltılarını ve tatlı sesiyle kendisine uyuması için söylediği ninni ile tanışır. Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur. Bebek ninniyi oluşturan sözlerin manasını bilmez. Fakat sesin fonetik yapısıyla kulağına taşınan sevgi titreşimlerini algılar.
Bir insana manası çok güzel olan kelimelerle hitap edebilirsiniz. Fakat eğer o kişi sesin fonetik yapısının taşıdığı titreşimleri okumayı öğrenmiş ise güzel manalı kelimelerin maskesinin arkasındaki kötü duyguları anlayabilir. Bu durumu anlatan bir folklor türkümüz vardır.


“Ey milli dost milli dost
Yetmiş iki dilli dost
Yüze güler oynarsın
Kalbin düşman milli dost”

Bir insan annesinden dünyaya gelirken çok sesli bir ortamda bulunuyorsa, bebeğin beyni o ses dalgalarıyla tanışır tanışmaz öğrenme, kavrama ve zekâsını geliştirme yolunda beyin kendisini sese göre programlar ve bu insan hayatı boyunca dinleyerek öğrenip, zekâsını buna göre geliştirir. Yani doğayı kavrarken sesi ön plana alarak değerlendirme yapacaktır. Doğal olarak zekâsı da işitmeye bağlı olarak gelişecektir.

Ancak alışkanlıklar hür insanın bileğine vurulan ve onu esir eden kelepçeler gibidir. Şöyle ki; eğer insandan bir eylem yapması isteniyorsa ve o bu eylemi daha önce bir iki kez tekrarlamışsa yani buna alışmışsa eylemin tarzını değiştirecek yeni bir durumu kendisine söyleseniz de gelen kelimelerin manasını değerlendirmeden, eylemi her sefer yapmaya alıştığı gibi tekrarlar. Örnek: Yıldırım Bey, balkondaki çiçekleri viledaya doldurduğu su ile suluyordu. Bu sefer kendisine kapı arkasındaki mavi kovadaki suyu kullanması söylendi. O anlamış gibi başı ile evetledi ve gidip yine viledaya su doldurarak balkondaki çiçekleri sulamaya gitti. Son derece zeki olmasına rağmen çarçabuk alışkanlıklara kapılan bir bünyesi olduğundan gelen kelime seslerinin manasını idrak etmedi. Çünkü alışkanlık onda beyin tembelliği oluşturmuştu. Demek ki arınmak isteyen ve kendisine bağışlanan güçleri en mükemmel şekilde kullanmak isteyen kimsenin şiddetle dikkat edeceği konu alışkanlıkları bertaraf etmektir. Örneğin: lokantada her zaman aynı yerdeki masaya ve illa masanın filan iskemlesine oturmayı alışkanlık etmişsek bundan vazgeçmekle işe başlamalıyız. Çünkü alışkanlıklar hür düşünceli bir insanın en büyük düşmanıdır. İşitme organı olan kulaklar mühim ve çok üstü musiki eserleri ile terbiye edilmelidir. Büyük Türk bestekârı Mustafa Itrî, Hamamizade İsmail Dede Efendi gibi büyük Türk bestekârlarının veya Mozart, Vivaldi, Hendel gibi batılı büyük bestekârların musikileri kulağı en olumlu şekilde terbiye eder. Ayrıca başlangıç olarak Kur’an-ı Kerim dinlemek de insan kulağını ve ruhunu yüceltir.

Ses kutsaldır. Cenab-ı Hakk sesle ilgili birçok ayet indirmiştir. Örnek: “Gökten ordular indirecek değildik. Size bir ses yeter. (Yasin)” Birçok yerlerde de “Onlara anlatamazsın. Çünkü onların gözleri kör, kulakları sağırdır.” demek suretiyle sesin değerini ve anlamını bilmeyenleri birçok defa kınamıştır. Seslerin yan yana gelmesinden oluşan kelam çok kutsaldır ve Tanrıya aittir. O yüzden kim olursa olsun ister küçük, ister büyük, ister zengin, ister fakir, ister âlim, ister cahil; kelam ediyorsa sözünü kesmeden dinlemek edep icabıdır. Çünkü “Sen söyleyene değil söyletene bak.” denmiştir. İyi eğitilmiş bir kulak bütün lisanları bilir. Çünkü kelimelerin manasını değil sesin fonetik yapısının taşıdığı anlamları okuyabilmektedir. Bunun için çok önemli bir örnek verelim. Meşhur bir orkestra şefi orkestrasıyla konser vermek için Londra’ya gelmişti. Sokakta aniden sis bastırınca olduğu yerde kalarak sisin dağılmasını beklemek zorunda kaldı. Başka türlü hareket kazalara yol açar diye anons ediliyordu. Yoğun siste iki erkeğin devamlı konuşmalarını dinledi. Konuşmalar yakından geliyordu. Sis dağıldıktan sonra maestro doğru Scotland Yard’a giderek iki kişinin suikast planladığını polislere etraflıca anlattı. Kendisi İngilizce bilmiyordu. Ama sonuçta suçlular yakalandı. (Reader’s Digest)

Kelamın kutsal olduğunu söylemiştik. Çünkü kelam Tanrı’ya aittir. Herhangi bir yerde, size hitap etmese bile net bir şekilde kulağınıza gelen cümleler aslında size Tanrısal bir mesajdır. Bunu anlayıp kulaklarını buna göre terbiye eden kimseler işitme bahsinde marifete girmiş sayılırlar. Marifet güçlerinden bir gücün farkına varıp onu idrak ederek ilk kazanımlarını yapmış sayılırlar. Örnek: Kocası hanımını ailesinin yanına hasret gidersin diye gönderdi. Ve kendisine sakın otobüse binme evimize dönmek istediğin zaman trenle gel diye defalarca tembih etti. Bir hafta sonra kocası ile yaşadığı memlekete geri dönmek isteyen hanım trende yer bulamayınca otobüs terminaline giderek bir bilet satın alıp çantasına koydu. Geri dönerken tesadüfen yanından geçen iki delikanlının konuşmasını duydu. Biri oldukça öfkeli, diğerine “Sana kaç kere otobüse binme demedim mi?” diye bağırdı. Bundan etkilenen kadın geri dönerek otobüs biletini gişeye geri verdi. Ve gidip gardan tren bileti aldı. Ertesi gün gazetelere baktığı zaman bilet aldığı otobüsün Toros dağlarının uçurumuna yuvarlandığını ve kurtulan olmadığını gazetelerden okudu.


GÖZ:
                Olayların hakikatine varmak için şahsın görmeyi öğrenmesi lâzımdır. Görmek ancak terbiye ile öğrenilebilir. Türk müziğinin ünlü bir şarkısında “- O güzel gözlerle bakmasını bil.” diye bir mısra geçer. Bakmak başka, görmek başka. Her bakan göz etrafını görmeye muktedir olamaz. Zekâ, tefekkür ve edep eğitiminden geçmesi lâzımdır. Çok eski çağlarda icat edilmiş olan tiyatronun en önemli fonksiyonlarından biri insana görmeyi öğretmesidir. Resim, sinema ve diğer sanatların amacında bu fonksiyon da vardır. Bir şeyi anlamak için en az iki duyguyu kullanmak ve geliştirmek mecburiyetindeyiz. Anlayışsızları Kur’an pek çok yerdeki ayetleriyle kınamıştır. “- Onlar anlamazlar, çünkü gözleri kör, kulakları sağırdır.” gözün kör olmasından murat, baktığı yeri görmemesi, gördüğü şeyin de orada ne aradığını düşünememesinden kaynaklanmaktadır.

Görme Çalışmaları:
                Birinci aşama: İlk defa bir odaya gir. 3 dakika etrafına bak. 5 dakika gözlerini kapa. 5 dakika sonra odanın içindekileri bana say. Yani ilk primitif çalışma.
                İkinci aşama: Bir masanın üzerindeki değişik eşyalara bak. Birbiri ile olan bağlantılarını anlamaya çalış.

İlk defa gittiğin bir eve gir, eşyalara bakarak ve onlar arasındaki ilişkiye bakarak, orada yaşayan adamın kimliğini keşfet.

Gittiğin bir toplantıda gördüğün insanların kılık kıyafetlerine bakarak ve insanların birbirileriyle olan ilintilerini düşünerek onların mazisini ve geleceğini keşfet.

Sinemanın birinci ve ikinci karesine bakarak, ilk defa vizyona giren filmin senaryonu keşfet. Doğaya çıkıp baktığın zaman aynı anda gökyüzünü ve ufka kadar olan bölümdeki ağaçlar, bitki örtüsü ve mimariye bakarak bölgenin mazideki hali ile şimdiki durumuna bakarak istikbalde nasıl olacağını keşfet. İşte bunlar görmekle ilgili çalışmalardır. Ki anlamanın ve idrak etmenin başlangıcını temsil eder. Eğer bakmak tefekkürle birleştirilmezse, Tanrı’nın dediği gibi gözlerin kör sayılır.

Koklama:
İnsana ömür yıl olarak değil nefes sayısı kadar verilmiştir. Normal bir kadın veya erkeğin kalbi dakikada 70 ila 80 civarında atar. Bunun dakikadaki sayısını aşağı çektiğimiz zaman kalp daha az yorulur ve insan ömrü de bununla orantılı olarak uzar. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın farz ayetlerinden birinde de “Beni sabah akşam zikrediniz” emri vardır. Hafi zikir sırasında bünyenin lazım geldiği gibi ki bu şahıstan şahsa değişir, şahsın zihni bir süre sonra transandantal alana girer. Akciğerlerimiz 5 bölümden oluşmuştur ve yarı iradeye bağlı bir organımızdır.

  1. Göğüs
  2. Akciğerlerin omuzlara yükselmiş başları
  3. Karın
  4. Sağ ve sol kollarımızın koltuk altlarından bele kadar uzanan yan bölümler
  5. Sırt

İnsanoğlu uygarlaştıkça akciğerlerini doğaya uygun kullanmaktan sarf-ı nazar etmiştir. Ve işine ve gideceği her yere otomobille giden sürücüler akciğerlerin sadece göğüs kısmını kullanmaktadır. Sporcular bilhassa futbolcular ve koşucular akciğerlerinin göğüs, karın ve yan bölümlerini kullanıyorlar. Fakat sırt bölümdeki akciğerler sadece açık ve hafi (gizli) zikir yapan kimseler tarafından kullanılabilmektedir.

Bilindiği gibi akciğerler, üzüm salkımı gibi hava keselerini nefes alarak oksijenle doldurduğumuz zaman bu oksijeni kana pompalarlar. Fakat spor yapmayan ve oraya buraya araba ve sair araçlarla giden kişilerin aldıkları nefes güçlü olmadığı için hava keselerinin ancak yarısını gevşek nefesle doldururlar. Böyle olunca kuvvetli nefes vermeden ve üzüm salkımlarına benzeyen bu keseleri sıkarak iyice boşaltmadan alınan oksijen, bu gevşek nefesler iyice boşaltılmamış olan keselerde kalan karbondioksitle birleşir. Böylece nefesin kalitesi, yani kan damarına taşıdığı oksijen miktarı azalır. Bedenin bütün hücrelerine dağıtılmış bulunan besin maddelerinin yakılarak vücuda yararlı olanların alınması işe yaramayan toksinlerin bertaraf edilmesi işlemi de son derece kalitesiz olur. Havası kirli şehir yaşantılarında bir de şahsın sigara bağımlısı olması halinde bu kalite asgariye iner. Sonuç olarak toksinler belli başlı organların akla gelmeyen yerlerinde birikerek depolanır. Şahısta erken yaşlanma, deride kırışıklıklar, belli başlı organlarda değişik hastalıklar, bilhassa kanser böyle gündeme gelir. Beden yeterli oksijen alamadığı için kalbin dakikadaki ritmi artar, nefes sıklaşır. Bu da ömrü kısaltır.

Nefes aldığımız zaman akciğerlerimiz için oksijeni içimize çekerken bu arada havada bol miktarda bulunan hayat enerjisini de burun ense kökünden sağ ve sol akupunktur kanallarına pompalar. Fakat demin bahsettiğimiz gibi kişi kalitesiz nefes alıyorsa hayat enerjisini akupunktur noktalarına aktarmak işi de kalitesiz olur. Ancak açık zikirle bu eksiklik giderilebilir.

Eğer akupunktur kanalları ve merkez noktalar yeteri kadar hayat enerjisi ile doldurulamaz ise bu kanallar üzerinde bulunan merkez noktaların hizasındaki organlar tıkanıklığın akabinde en fazla on beş gün içinde hastalanır. Mesela uzmanlarca bilinen omuzdaki merkez bir noktanın tıkanması, tıkanıklığın devam etmesi halinde aynı meridyen üzerinde olan böbrekte problem yaratacaktır.
Ya Hay! Hz. Allah’ın, hayat veren gücünü bildiren en önemli esmalarından (isimlerinden) biridir. Bu enerjinin yüksek fizikteki adı herhalde anti enerji olsa gerek. Anti enerji atomlarını normal atomlarla patlatacak olursak, mesela bir hidrojen atomu ile onun aksı olan hidrojen atomunu yani antisini bir araya getirip patlatacak olursak, kibrit kutusu kadar bir bomba, içinde yüz milyar güneş sistemi barındıran Samanyolu galaksisini bir anda yok eder. İşte bu Allah’ın Hay gücüdür.

Bununla aldığımız nefes hakkında bir başka önemli husus daha vardır. Koku alma.. Uygarlık dünyamızda, burun da atalarımız kadar iyi koku alamayacak hale gelmiştir. İnsanlar laboratuarlarında çiçeklerden, hayvanlardan (amber ve misk gibi) sayısız koku üretmişlerdir. Hanımlar ve beyler bu kokuları günlük hayatında değişik amaçlarla kullanmaktadırlar. Kimya ilmi bunları üretmek adına oldukça ilerlemiştir. Bununla birlikte kokunun mahiyeti hakkında insanlık hiçbir fikre sahip değildir. Tıpkı elektriği üreten ve bunu aklın aldığı almadığı her konuda kullanan insanlığın, elektriğin maiyetini bilmemesi gibi.
Ortada hiçbir dayanağı olmadığı halde birdenbire şiddetli kokular hissedilebiliyor. Bilhassa aşağı yukarı en basit bir mümin bile bundan haberdardır. Güzel kokular, şifa kaynağı olarak kullanılabildiği gibi, alışık olmayanlara da baygınlık verebilir. Hz. Mevlana devrinde esansçıların bölgesinden geçen bir adamcağız düşmüş bayılmış. Ne kadar uğraştılarsa da adamcağız bir türlü kendine gelemiyordu. Sırayla bütün kokuları burnuna tutsalar da başarısız kaldılar. O sırada talebeleriyle Hz. Mevlana’nın kendilerine doğru geldiğini gördüler. Mevlana baygın adamın yanına gelince talebelerinden birine “Arka sokaklara doğru git hemen biraz tezek bul getir“ diye talimat verdi. Makul bir zaman geçince gelen tezeği adamın burnuna tutup koklamasını sağlayınca adam baygınlığından ayıldı. O zaman Hz. Mevlana etrafında birikenlere “Adam alışmadığı güzel kokular yüzünden bayıldı. Alıştığı kokuya rastlayınca da ayıldı.” Deyip dergâhına doğru yürüdü. Bu konuda bir başka örnek Osmanlı devrinde yaşanmış olan bir öyküdür.

Yüksek bir aileye mensup güzeller güzeli bir kızcağız, babası vefat edince, zor duruma düşen ailesi yüzünden, avamdan bir delikanlı ile evlenip dabakhaneler sokağında bulunan kocasının evine taşınmış. Ve birkaç sene kayınvalidesinin kendisine reva gördüğü kaba hareketlere maruz kalmış. Nihayet günlerden bir gün sabrı taşarak “Ben buraya geldiğimde kirden pisten eviniz b.k kokuyordu. Artık kokmuyor. Çünkü saçımı süpürge edip evi temizleyen benim.” deyince kaynanası “Sen evi temizledin diye değil, burnun b.k kokusuna alıştı da onun için artık kokmuyor diyorsun.” demiş. Kokular dikkatli olan kimselere rehber vazifesi yaparlar. Ve öğreticidirler. Pis kokular daha çok Tagut’un (euzübillahimineşşeytanirracim) dostu kötü niyetli insanların etrafında duyulur. Yıldırım hızıyla bunlardan uzak durmak gerekir.

52. Günün Sırrı

Tek tanrılı dinlerde ve çok tanrılı pagan dinlerinde bile burun kutsal bir organdır. Sadece havadaki oksijeni ciğerlere kanı temizlemek üzere soluması ile birlikte daha evvel de bahsettiğimiz gibi havada bulunan eser miktardaki hayat enerjisini de insan bedenine aktarır. İnanışlara göre insan ruhunu teslim ettikten sonra bedende az da olsa bir enerji kalıyor. Ölümden 52 gün sonra burun düşer. Böylece bedene giden hayat enerji kapısı çökmüş olur. İslam dininde bu gün, ölünün yakınlarının, mevtaya 52. gece duasını yapması geleneği vardır.

Biz, pagan dinlerinden beri, bir kişi öldükten kısa bir süre sonraya kadar bedenin hayat enerjisi devam eder demiştik. Nitekim öldüğü sırada yüzü matruş olan (traşlı) bir erkek cenazesinin 3 gün sonra sakalının uzadığı görülmüştür. Eski Mısırlılar firavunların cenazelerini bozulmasın, çürümesin diye mumyalarlardı.  İngiltere’ye arkeologlar tarafından taşınmış olan bu mumyaların bedene ait hücrelerinin aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, hala canlı olduğu gözlemlenmiştir. Mezarın üzerine bırakılan çiçek çelenklerinin yaydığı biyoenerjinin de ölünün bedenine yaraması varsayılmıştır. Pagan dinlerine mensup olan Homeros İlyada ve Odysea isimli eserlerinde zeka tanrıçası olan Athena’nın oğlu Kral Odeysüs’ün; Kral Agamemnon’un katilini bulmak için, onun mezarı üzerinde kurban kesip kanını mevtaya akıttığını yazar. Bu suretle Agamemnon’un güç kazanan ruhaniyeti mezarın üzerinde gözle görülür şekilde belirginleşmiş, dostu Kral Odeysüs’e kendini öldüren katilin adını vermiştir.
Hayatları boyunca ister pagan, isterse tek tanrılı dinlere mensup olan pek çok insan bunlara inanmayıp, maddi bir hayat sürdükten sonra ölünce bedenlerinde kalan bu asgari enerjiler sayesinde kendilerine kutsal kişiler tarafından verilen kutsal bilgileri öğrenerek, öbür alemin şartlarına daha kolay uyum tesis edecekleri varsayılmıştır. Buna göre insanlar öldükten sonra gerek pagan dinlerinde gerek tek tanrılı dinlerde ölüler için ayinler yapılmakta, İslam dininde de Kur’an okutulmakta, mevlüt seslendirilmektedir. Bazı modern, pozitif düşünen kişilerin Kur’an-ı Kerim ölülerin kitabı değildir ifadeleri, milyonlarca yılın inanış ritüellerine uymamaktadır. Onlar bu söylemlerinde pek zayıf bir ihtimale göre haklı bile olsalar, ölünün yakınlarının elinden insanca bir teselli imkanını da almakta olduklarının farkında değiller. Bir bakıma böyle bir söylem insan haklarına da aykırıdır kanaatimizce.

Marifet kitabının en önemli bahislerinden biri de MÜMİN MÜMİN’İN AYNASIDIR (hadis).

Bu kural üzerinde dergâhlarda efendiler dervişlere sık sık mümarese (beyin jimnastiği) yaptırırlardı. Bunu bazı örneklerle aktaralım.

Çok güzel ve cazibeli bir kadın vardı. Bu hanım rehberine gelerek ağlayıp şikayette bulundu. “Efendim. Alışverişe çıktığım zaman kasaba gidiyorum. Kasap, ısmarladığım şeyleri hazırlayıncaya kadar adamcağıza karşı içimde şehvet dolu seks arzuları uyanıyor. Başım önümde mümkün olduğu kadar fetrete riayet ettiğim halde alışverişi tamamlayıp süratle oradan manava gidiyorum. Ismarladığım sebzeleri manav paketleyinceye kadar bu sefer manava karşı böyle inanılmaz şehvetli cinsel arzular duyuyorum. Ve oradan da süratle evime geliyorum, soyunup abdest alıyorum, bir de bakıyorum ki içimde bu arzulardan en ufak bir kırıntı bile kalmamış. Evden çıkmadığım sürece bu tuhaf duygulardan kurtulmuş, rahat ve huzurlu bir şekilde ibadetlerime devam ediyorum. Herhalde bana sokağa çıkmamam için büyü yapılmış olsa gerek.” Efendi buna cevap verdi: “Sen evinde rahat ve huzurlu bir şekilde ibadetlerine devam eden masum bir hanımsın. Bu kötü hislerden uzak yüreğin tertemiz, pırıl pırıl bir ayna gibi. Ama sokağa çıkıp kasaba girince kasabın senin hakkındaki hisleri ve arzuları bu aynaya yansıyor ve sen bu şehvani vahşi duyguları kendin ürettin sanıyorsun. Sana kimsenin büyü filan yaptığı yok, müsterih ol.” dedi.
İkinci hikaye Hz. Mevlana’dan nakledilmiştir.

Bir efendinin yirmiye yakın müridi vardı.derken Buhara’dan genç bir mürit de halkaya katıldı. Hoca ders anlatırken bir ara Zehir Dervişe dönerek (sınıf mümessili) çarşıdan, fırında pişmiş kelle alıp getirmesini ve Buharalı misafirin önüne koymasını, çünkü delikanlının çok acıkmış olduğunu söyledi. Zehir Derviş efendinin emirlerini derhal yerine getirip pişmiş kelleyi Buharalı misafirin önüne koydu. Misafir hayatında en sevdiği yemeğin pişmiş kelle olduğunu söyleyerek teşekkür etti.

Ders bittikten, halka dağıldıktan sonra Zehir Derviş, efendiye sordu. “Efendi hazretleri, Buharalı misafirimizin acıktığını ve canının pişmiş kelle istediğini nereden bildiniz?” Efendi hazretleri cevap verdi: “Çünkü birdenbire büyük bir açlık hissettim. Halbuki derse girmeden evvel karnımı sıkıca doyurduğum için acıkmama icap ediyordu. İkincisi ben hayatımda pişmiş kelleyi hiç sevmem. Öyle olduğu halde canım pişmiş kelle yemek istiyordu. Bu yaşıma kadar ağzıma sürmediğim bir yemeği istemeyeceğime göre acıkma ve pişmiş kelle isteme bana ait bir duygu değildi. Diğer talebelerimin de karınlarının tok olduğunu biliyordum. Demek ki bu açlık duygusu ve pişmiş kelle yeme ihtiyacı Buharalı misafirimizin haliydi. O yüzden sana onu doyurma görevi verdim.” dedi.

Hissi Kablel Vuku (Sezgi)

İnsan yaşarken istese de istemese de 5 duygu kendiliğinden sağlıklı olarak kapasiteleri nispetinde çalışmaya devam eder. İster doğanın içinde ister toplumun içinde olsun bu hal için durum fark etmez. İnsanın ailesi ile beraberken herhangi bir duruşun içinde olduğunu varsayalım.
Örnek: Bir koltuğun üzerine oturmuş gazetesini okuyor olsun. Bu esnada annesi ailenin diğer fertlerine seslenerek yemeğin ne zaman hazır olacağını söylese ama bu esnada televizyon açık olduğu için spiker haberler sunuyor olsa aynı esnada bahçeden gelen köpek havlamaları arasında bitişik komşunun evin en küçük çocuğunu çağırdığını duysak bütün bu seslerin hepsi koltuğunda gazete okumakta olan kimsenin kulağından içeri girer fakat o bütün dikkati ile gazetedeki makaleye daldıysa bu seslere önem vermediği için onlar hafızaya kaydolmayıp bilinç altına geçer. Ve orada beynin kendi sistemine göre ayıklanıp belli kodlarla şuur altına yerleştirilir. Yani bunlar kaybolmazlar. Bunun gibi insan yaşarken her seferinde önem vermediği dikkat etmediği sesler veya hafızaya kaydolmayan görsellikler şuur altında konumlarına göre ve beynin sistemine göre belli kodlar altında konuları aynı olmak üzere gayri şuuri olarak istif edilirler.

Sonra bir de bakarız ki rastladığımız bir insana karşı durduk yerde sempati veya antipati hissederiz. Bu hisler şuur altında istiflenmiş aynı konudaki bilgi tasniflerinin bir sonucu olarak kişiyi ikaz etmek üzere bilinci dürtmesinden oluşmaktadır. Çok küçük yaşlarınızdan itibaren ses olumsuz ses tonları, olumlu ses tonları, olumsuz duyumlar, olumlu duyumlar, olumsuz görsellikler, olumlu görsellikler Tanrısal bir koleksiyon toplar gibi şuur altında toplanmış ve kodlanmıştır. Kişi sezginin birinci tıklamasına fevkalade önem vermelidir. Aksi taktirde bu dikkatsizliğinin ve aldırmazlığının faturasını acı öder. Bazen bu işi, yani kodlama işini, bilinç de yapabilir. Bunun için kuvvetli bir hafızaya sahip olması gerekir. Şöyle ki: Vaktiyle tanıdığı birisinin konuşurken çirkin ve olumsuz insanda negatif hisler oluşturan bir sesle konuşması, yeni tanıdığımız kişide de onunla örtüşen bir durumu ortaya koyuyorsa, bu sefer bilinçaltı değil fakat doğrudan doğruya hafızanın iyi kayıt yaptığı şuur da bizi ikaz edebilir.

İsmin İnsan Üzerindeki Tesiri

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) “Çocuklarınıza güzel isimler koyunuz.” hadis-i şerifini söylemiştir. Hakikaten benzer isimlerin değişik insanlardaki tezahürü aşağı yukarı aynıdır. Bazı isimler de insanlara ağır gelebilir. Çünkü ismin enerjisi ile ismin konulacağı kişinin ruhsal gücü birbirine uyumsuz olursa, o çocuk devamlı surette hasta veya rahatsız olabilir.

Binlerce yıldan beri uygarlığın beşiği olan Çin’de bir çocuk dünyaya geleceği zaman ebe ile birlikte isim koyucu da davet edilirdi. Çocuk dünyaya gelir gelmez çıkardığı ilk sese göre hassas isim koyucu o sesle uyum tesis edebilecek müzikalitede bir isim seçerdi. Eğer o sesle uyum tesis etmeyecek dizonans titreşimde bir isim seçerse bu yanlış isim çocuğu öldürebilir veya felaketli bir ömre sebep olabilir. Kültürsüz anne ve babalar çocuklarına saçma sapan akla geldiği gibi isim koyarak onların istikballerini mahvetmektedirler. Şunu bilin ki bu ilk çağlardan beri bilinen bir tehlikedir. Eski Isparta’da dizonans ses çıkaranlar idama mahkum edilirdi.

Bizim dinimizde eski imanlı ana babalar, zamanın ruhaniyeti yüksek alim hocalarına rica ederek evlatlarına isim koydururlardı. Ve o zat-ı Şerif de koyduğu ismi Ezan-ı Muhammed-i ile birlikte çocuğun her iki kulağına mırıldanırdı.

Şunu iyice bilelim ki, Kur’an-ı Kerim’de beyan edildiği gibi Cenab-ı Hakk’a 3 yakınlık derecesi vardır.

  1. İlmel Yakin
  2. Hakkâl Yakin
  3. Aynel Yakin

Bu derecelerle Fenafillah olan kişilerin akla gelen ve gelmeyen her konuda Marifetullah makamlarına yakınlık derecelerine göre sahip olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Sonuç olarak ne mutlu yakınlık için yarışa girene.

İlmel Yakin
İslam bir ilim dinidir. Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan Fatiha-yı Şerifenin birinci ayetinin manası “Alemlere öğreten Allah’a yalnız O’na mahsus bir teşekkürle şükrederiz.” Açarsak,

Elhamdülillahi: Allah’a hamdolsun.
Rabbil alemin: Alemlere öğretene

Buna göre Cenab-ı Allah’ın bütün esmalarının içinde en çok Rab ismini sevdiğini anlıyoruz. Çünkü isteseydi

Elhamdülillahi Rahman-ül alemin = Alemleri görüp gözeten ve onları (sigorta teminatı altında) yaratan Allah’a hamdolsun. Veya

Elhamdülillahi Rahim-ül alemin = Alemleri çok severek ve onlara çok acıyarak yaratan Allah’a hamdolsun. Veya,

Elhamdülillahi Melikül alemin = Alemlerin padişahına hamdolsun. Vs. Bu kadar esmanın içinde Cenab-ı Allah Rab = Öğreten Allah. Öğreten deyince öğretmenlik eden akla gelir. Dolayısı ile başta insan olmak üzere yerin altındaki ve yerin üstündeki ve yerle göğün arasındaki ve bütün denizlerdeki yaratıklara öğretmenlik eden Allah’a Rab denir. Allah’ın en sevdiği ismi Rab olduğuna göre bütün öğretmenler Allah’ın mirasçısıdır. O yüzden öğretmenlik mesleği kutsaldır. Burada öğretmenlik soyut olarak ele alınıyor. Cenab-ı Allah isteseydi ayeti Kur’an öğreten Allah’a hamdolsun, okuma yazmayı öğreten Allah’a hamdolsun, hekimliği öğreten Allah’a hamdolsun diye maddi ve ruhani ilimler arasında bir hiyerarşi veya bir seçim, bir üstünlük ifadesini kullanabilirdi. İtikatta kabul ettiğimiz büyük kelam âlimlerinden İmam Maturidi Hazretlerinin de açıkladığı gibi Cenab-ı Allah uhrevi ve maddi ilimler arasında bir hiyerarşi gütmemiştir. Böyle olunca bütün ilimler Allah indinde aynı derecede makbul ve kutsaldır. Musiki ilimi ile fizik ilimi veya kimya ilimi veya diğer ilimler arasında bir fark olmadığı gibi bu ilimlere öğretmenlik yapan öğretmenler arasında da bu daha üstün, bu değil gibi hiyerarşik bir derecelendirme de yapılamaz. Öğretmenler bu kadar kutsalsa dünyada yapılacak işlerin en kutsalı öğrenmektir. Öğrenmek kadar önemli başka bir iş yoktur. Bir öğreten varsa ve ortada bir öğretme işi varsa tabi olarak bir de talebe vardır. Talebe olmadığı taktirde ortada ne iş ne de öğretmen olur. Dolayısı ile Allah indinde en sevimli insan talebe olandır. Talebe demek öğrenmeye talip olan, her an bütün varlığı ile talep sahibi olmaya, yani öğrenmeyi istemeye, hazır olan kişi sevimlidir ve Allah’ın sabrını hak eden kişidir. Samimi olarak talebe olan öğrenmekte zorluk çekse ve bir yığın acemilikle hatalar yapsa bile o hataların aynısını yapan ama talebe olmayan kişilere ceza veren Allah, talebenin kusurlarına şefkatle bakıp ona sabreder.

Aslında talebenin öğrenme arzusu ile ilim talep etmesi, ilimlerin Allah’a giden onu tanımaya giden en önemli olduğunu sezmesinden ileri geldiği gibi, Allah’ın da o insanı en iyi şekilde nasiplemeye karar vermesi sayesinde talebe olunur. Sonra şaşıp şaşıp kalıyoruz. Çok fukara bir ailenin 12 çocuğundan biri Amerika’ya gidip tanınmış üniversitelerde dünyanın 18 âliminden biri olarak seçilebiliyor. Ekmeğinin yanına katık bile bulamayan bu aileden nasıl oluyor da bu kadar büyük bir alim yetişebiliyor. İşte o ihtiraslı bir talebe ve aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın bu talebeyi nasiplemesiyle(kabul etmesiyle) oluyor. Hal böyle iken her türlü varlığa sahip zengin bir aileden özel hocalar tutsalar bile doğru düzgün kültüre sahip birisi yetişmiyor. Onun için bu konuyu ekstrem örneklerle vurgulamak isteyen atalarımız, bu konuyu açıklamak için “Zalimden alim, alimden çıkar. Yeter ki Allah istesin” demişlerdir.

Einstien’ın Allah’ı laboratuarda buldum demesi ilimde müstesna bir yere kadar uzmanlaşan bu âlimin ilmi onu tefekküre taşımış ve tefekkürdeki mertebesiyle de Cenab-ı Hakk’ı bilme şerefine nail olmuştur.

   
     
-- Sorularınız --
 
 
 

 


© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.